 |
Sabaha karşı, yeni yıla birlikte girdiğim dostlarımdan ayrılıp evime doğru yürüyordum. Caddedeki çöp kutularından birisinin kapağını açmaya çalışırken dikkatimi çekti. Ufak tefek çelimsiz bir çocuktu. Yanı başındaki çuvaldan kâğıt toplayıcı olduğu anlaşılıyordu. Yanına gittim:
- Açamadın mı?
- Iııh, çok ağır. Aslında açardım da, kaldırımdan uzağa koymuşlar. Öyle olunca boyum yetişmedi açamadım.
- Adın ne senin?
- Hüseyin.
- Yaşın kaç?
- On üç. |
Masmavi gözleri vardı Hüseyin’in. “Beni oyalama daha çok işim var” der gibi kısa yanıtlar veriyordu sorularıma.
- Hüseyin bu işte para var mı?
- Var abi.
- Ne kadar kazanıyorsun günde?
- Eğer şansın yaver giderse günde 10 lira bile kazanırsın.
- Ailene mi veriyorsun kazandığın parayı?
- Evet abi.
Kırk yaşındaki ben, yılbaşı eğlencesinden dönüyordum, az sonra da evime gidip uyuyacaktım. On üç yaşındaki Hüseyin ise, cılız bedeninin yorgunluğuna aldırmadan sokakta kâğıt toplamaya devam edecekti.
Hüseyin’i görünceye kadar, iki hafta sonra Ankara’da yapılacak toplantıya uçakla mı gitsem, otobüsle mi onu düşünüyordum. “Ne kadar çok yemek yedim” diye söyleniyordum. Saçlarımı ne zaman kestireceğime karar vermeye çalışıyordum. Utandım. Hayatı ne çok kendim için yaşadığımı gördüm. Sahip olduğum zenginlikler için ne kadar az şükrettiğimi anladım.
***
Gücü yetmediği için kaldıramadığı çöp kutusunun kapağını açtım. Boyu uzanmadığı için kutunun kenarına sıçrayıp içinde kâğıt olup olmadığını kontrol etti. Ben de sormaya devam ettim:
- Zor di mi Hüseyin bu iş? Gece vakti, soğukta?
- Kolay bi iş yok ki abi.
- Okuyor musun?
- Hı hı. Sekizinci sınıftayım.
- Var mı bi hayalin gelecek için?
- Hayal çok abi, hayal olmasa çekilir mi bu eziyet?
Gözleri parladı son cümlesinde. Hayata teslim olmadığını, mücadele ettiğini söylüyordu “hayal olmasa çekilir mi bu eziyet” derken.
***
- Hüseyin, ben sana bugün kazanacağın parayı vereyim, çalışma, git evine. Bak yeni yıla girdik.
- Abi ben dilenci miyim? Çöp topluyorum diye beni sokak çocuğu mu sandın? İstemem abi.
- Değilsin tabii ki. Kırdıysam seni özür dilerim. Sadece üzüldüm. Bak ben koca adam eğlenceden geliyorum, sen bu saatte para kazanmak için nasıl yoruluyorsun.
- Üzülme abi. Ayrıca imkânın varsa eğlen tabii. Sadece haline şükret yeter.
- Haklısın Hüseyin, şükredecek o kadar çok şeyimiz varken o kadar az yapıyoruz ki o işi.
-Haa bir de insanlara yardım edin abi ya. Yardım deyince illa para sanma. Bak sen beni adam yerine koydun konuştun, moralim düzeldi. Bu da yardımdır aslında. En çok sizin gibi durumu iyi insanlar anlamıyor garibanı. Hemen dilenci muamelesi yapıyor.
On üç yaşındaki Hüseyin, ders üstüne ders veriyordu, koca koca adamlara ders veren bana. “Haline şükret ve senden zor durumda olanlara yardım et, kibirlenip yargılama, görüntülerine aldanma insanların“ diyordu.
Oysa her gün gözümüzün önünde onlar. Karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir görme engelli, bir eliyle dayandığı bastonundan aldığı güçle öteki elindeki torbasını taşımaya çalışan bir ihtiyarcık ya da hastanede kan bekleyen bir hasta…
Bazen o kadar çok süslüyoruz ki hayatı, gösterişsiz fakat önemli ayrıntıları görmüyoruz. Oysa insan olmak o gösterişsiz ayrıntılarda gizli sanki. Yüküne yardım ettiğimiz bir dedenin duası, hayata tutunmak için ihtiyaç duyulan bir torba kan ve görmeyen bir kişiye dokunan bir el kadar gösterişsiz, bir o kadar da kendimizi insan hissettiren ayrıntılarda.
İlker KALDI
|